| | Üretsiz Blog oluştur

Tam Bir Şehirli Yaklaşımı-Konstantinopol

Tam Bir Şehirli Yaklaşımı
1453, Konstantinopol

Bir savaşta insan sadece kendi teknolojisinin durumunu değil, rakibinin de hangi yeni teknolojileri karşısına çıkarabileceğini hesaplamalıdır.

Konstantinopol şehri yedi yüzyıldan daha uzun bir süre İslam dünyasının saldırısına uğramıştır. Önce 7. ve 9. yüzyıllar arasında Araplar, sonra da 12. yüzyılda bölgeye gelen Türkler. Şehri kurtaran o gün için ileri teknoloji sayılabilecek Rum Ateşiydi. Neft ve ziftten oluşan bir karşımdı bu. O günün napalm bombası diyebileceğimiz formülü saklı olan bu gizli madde gemilere yükleniyor ve bronz bir toptan ateşleniyordu.

Elli metreden daha geniş bir alan içerisinde tahtadan yapılmış hiçbir gemi yaklaşamıyordu. Buna benzer alev atan mancınıklar da kale duvarlarında sabit bir biçimde duruyorlardı. Böylece yedi yüzyıl boyunca şehir saldırılara göğüs gerebilmişti. İmparatorluğun geri kalanı parça parça elden çıktıysa bile şehir Bizans'ın elindeydi.

15. yüzyıl başlarında Roma İmparatorluğu'ndan geriye kalan bu şehir ve birkaç küçük Ege adaşıydı. 1451'de daha sonra "Fatih" unvanını alan II. Mehmet tahta geçti ve yedi yüzyıllık amacı gerçekleştireceğine ant içti. Güçlü Konstantinopol şehri Osmanlı kılıcına boyun eğecekti. Mehmet, kenti alma konusunda parlak fikirlerle gelen herkesin Hıristiyan, Müslüman ya da Musevi olmasını önemsemeksizin ödüllendirileceği haberini her yere saldı.

Top yapımındaki yeniliklerin yaygınlaşması henüz birkaç nesillik bir olaydı. Önceki toplar küçüktü, yararsızdı ve hedefi tutturamıyordu. Ancak kısa bir mesafe içinde isabet sağlayabiliyorlardı. Barut zamansız patlayabilirdi, tehlikeliydi ve içindeki kömür, sülfür gibi maddeler nakliye sırasında ayrılıyordu. Bunları bir arada tutmak için geliştirilen teknikler henüz piyasada değildi.

Dolayısıyla bu yeni silah sistemi çok ses çıkaran bir oyuncaktan daha fazlası gibi gözükmüyordu. Aslında Wright Kardeşlerin yaptığı ilk uçak da tehlikeli bir uçurtmaydı ancak arkasından gelen Messerschmitt ve Spitfire'lar çok şeyi değiştirdi.

Macaristan hükümdarı Urban toplara bayılırdı. Barutun zamansız patlaması ve isabet sorunlarına bir çare bulmayı başardı. Eğer topların boyutu ve güçleri artırılırsa doğru yere isabet etmesinin çok önemi kalmayacaktı. Devasa büyüklükteki top mermisi nereye düşerse düşsün büyük bir alana zarar verecekti. Hayallerindeki silah tam bir canavardı, bir tondan daha ağır ve 120 cm. çapındaki bir top mermisini atabilecek bir top. Bu süper topu destekleyecek 90 cm. çaplı mermi atabilen küçük toplar, küçük taşlarla yüklü mancınıklar kuşatılmış bir şehirden gelebilecek her türlü saldırıya karşı bu büyük topu da koruyabilirdi.

Bu silahların imal edilmesinin büyük bir paraya mal olacağını söylemeye gerek yok. Süper silah beraberinde büyük bir asker gücü ve yüzlerce ton barut gerektirecekti.

Urban bu silahın zafer kazandıracağını biliyordu ve iyi bir silah tüccarı gibi bu fikri satmak için dolaşmaya başladı. Akla ilk gelen müşteri adayı tabii ki Konstantinopol'dü. II. Mehmet'in orduları Çanakkale Boğazının doğu tarafında toplanıyordu ve Osmanlı Türkleri Bizans'a karşı kutsal bir savaş ilan etmişti. Urban'ın teklifini ilk olarak İmparator XI. Konstantin'e götürülmesinde mutlaka az da olsa din ve ırk birliğinin etkisi vardı.

Hazırladığı süper silahların planlarını göstererek buna sahip olacak herhangi bir şehrin tüm saldırıları kolayca püskürtebileceğini anlattı. Bu güçlü silahtan atılacak bir mermi, yüzlerce saldırganı öldürebilir ya da bir gemiyi batırabilirdi. Düşman karşılarına aynı büyüklükteki silahlarla çıksa bile onları daha kullanamadan etkisiz hale getirilebilirdi.

Ancak Urban reddedildi. Danışmanlar denenmemiş silahlara para harcamaktansa o parayla biraz daha kiralık asker tutulabileceğine karar verdi. Herhalde Bizans, Urban'ın bir silah tüccarı olduğunu ve bir dahaki durağının Boğazın öte yakası olacağını düşünememişti. II. Mehmet teklifi hemen kabul etti ve Urban'la bu silahları hazırlaması için anlaştı.

Bir yıl sonra Mehmet'in ordusu şehri kuşattı. Kuşatmanın kaderini Urban'ın dev topları belirledi. Silahlar Bizanslıların Rum Ateşlerinin menzili dışına yerleştirildi. Ayrıca bu silahların yapılması için harcanabilecek parayla tutulan askerlerin oklarından da uzaktı.

Surlar yıkıldı, Türkler içeri girdi ve XI. Konstantin öldürüldü. Urban'ın silahlarını reddeden danışmanların da Konstantin ile birlikte öldüğünü düşünmek isteyebilirsiniz ancak bu tür bir adalet nadiren gerçekleşir.

Urban'ın silahları Türklere satma fikri uzun vadede yanlış bir karar olabilirdi. İstanbul artık Türklerin önünde bir engel değildi, dahası Osmanlı İmparatorluğu'nun başkenti olmuştu. Bu da tüm Güneydoğu Avrupa'nın savaş alanı haline gelmesi demekti. Dahası Türkler Viyana'ya kadar uzanacak ve Urban'ın kendi ülkesi bir savaş alanına dönecekti. Malını satıp para kazanma tutkusu Macaristan'ın bugün bile korkulu rüyası olan, beş yüz yıllık bir çatışmaya neden olmuştu.

Osmanlı Ordusu

Osmanlı Ordusunun kuruluş tarihi olan 1363 (H.730) yılından
1363 yılı olayları, ölümler, doğumlar ve diğer önemli gelişmeler
...Detaylı bilgi için linke tıklayınız.
Yeniçeri Ocağı'nın lağvı (kaldırılması) olan
Yeniçeri, Hıristiyan çocuklarından devşirme yöntemi ile yetiştirilen askerdir. I. Murat'ın veziri Çandar Hayrettin Paşa'nın yardımıyla kurduğu bu sistem de, devlet kendi Hırıstiyan tebasından ve bazen eline düşen harp esirlerinden bazı çocuklara el koyuyordu. Acemi Oğlanı denilen bu çocuklar, önce bir tür köylü ailesinin yanına veriliyordu. Orada Türkçe öğreniyor, İslam dininin, Türk örf ve adetlerine göre yetiştiriliyordu. Devşirilir devşirilmez sünnet edilip, kendilerine bir müslüman ad
...Detaylı bilgi için linke tıklayınız.
1826 (H. 1241) yılına kadar geçen yaklaşık beş yüzyıl içinde Osmanlı genel kuvveti haliyle birçok değişikliklere uğramıştır.

Başlangıçta

...Detaylı bilgi için linke tıklayınız.
Yeniçeri'ler 1000 kişiden oluşurken Kanuni Sultan Süleyman döneminde 12.000, III. Mehmed döneminde 45.000 kişiye ulaşmıştır. 17 nci yüzyılın ortalarında tasarruf nedeniyle sayıları yarı yarıya indirildiği halde 18 nci yüzyıl başında 70.000, ortalarında 80.000'e çıkmış,
Sultan Üçüncü Mehmed (1566 - 1603) 26 Mayıs 1566'da Manisa'da doğdu. Babası Sultan Üçüncü Murad, annesi Safiye Sultan'dır. İsmini, Fatih Sultan Mehmed'e benzemesi için, büyük dedesi Kanuni Sultan Süleyman koydu. Orta boylu, kumral saçlı ve güzel yüzlüydü. Çok kuvvetli bir ilim tahsili yaptı ve Tacüt-Tevarih yazarı Hoca Sadeddin Efendi'den dersler aldı.
...Detaylı bilgi için linke tıklayınız.
III. Selim döneminde 110.000'e, II. Mahmud döneminde de 140.000 kişiye ulaşmıştır.

Yeniçerilerin kuruluşu ve düzenlenmesi Kanuni döneminde tamamlanarak ortalarının sayısı 196 olmak üzere sınırlandırılmıştır. Bu sayı sonuna kadar değişmez kaldığı halde sayıca yukarıda belirlendiği üzere bazan arttırılmış bazanda eksiltilmiş olduğundan ortalar da doğal olarak mevcudunun değişmesini gerekli kılmıştır. Önceleri her yeniçeri ortası 60, 70 ve daha sonraları 100 kişiden oluşurken, 18 nci yüzyılda 2000—3000 kişilik ortalar görülmüştür.

Diğer kapıkulu ocaklarından da zamana göre arttırma ve eksiltmeler olmuştur. Kapıkulu süvarisi de başlangıçta yalnız sipahi bölüğünden ve sayıları da birkaç yüz kişiden oluşurken sonraları bölüklerinin sayısı altıya vardırılmış ve mevcuttan bazan arttırılma bazanda eksiltilerek 17 nci yüzyıldan sonra 20.000'i aşmıştır. Fakat sonraları alınan bazı kararlar sonucunda kuvvetleri gittikçe azalmış önem ve saygınlıkları da kalmamıştır.

Ülkeler zaptedildıkçe bu ülkelerin tımar, zeamet ve has'ın Padişahlar tarafından ödüllendirilerek, savaşta yararlık gösterenlerden hak sahiplerine bölündüğünden, topraklı süvarisinin sayıları gittikçe çoğalmış, Kanuni döneminde yaklaşık olarak 150.000 atlıyı bulmuştur. 17 nci yüzyıldan sonra doğrudan doğruya devlet hazinesine giren gelirleri çoğaltmak arzusu ile açık bulunan tımar ve zeamet, başkalarına verilmesinden vaz geçilerek, bunların kiralanması Hükümetçe daha uygun görüldüğünden bu süvarinin sayısı gittikçe azalmıştır.

Evliya Çelebi, Kanuni devrinde topraklı süvarisinin yani tımar, zeamet ile bunların yasal olarak savaşta çıkarmaları gereken Cebelu'ların Kanuni Süleyman'ın yasasınca Rumeli'de 74600, Anadolu'da 91600 ki toplam olarak 166200 süvariden oluştuğunu bildirmektedir. Yine IV. Sultan Mehmet Han'ın saltanatı başlarında meydana gelen bazı fetihlerden dolayı bu sayıların 179.200'e ulaştığını bildirmektedir.

Askeri güçler toplamına gelince, bu da bir ölçüde kalmamıştır. Yabancı tarihçilerden Marsigli Sultan Süleyman Han Hazretleri tarafından konulan askeri yasa gereğince kapıkulu ocakları askeri güçlerin 74148 mümtaz eyaletlerin süvarisi ile beraber Topraklı süvarisinin toplam 174192, deniz askerlerinin de 5572, böylece genel Osmanlı kuvvetlerinin 299012 kişiden oluştuğunu fakat İkinci Viyana muhasarasiyle başlayan ve onyedi yıl süren Avusturya savaşından sonra askeri kuvvetlerin biraz daha azaltıldığını yazmakta ve iddia etmektedir. Fakat Osmanlı tarihçilerin verdiği bilgiye göre ise Osmanlı kuvvetlerinin bu seferden sonra da sayıları hayli yükselmiş bulunuyordu.

Çünkü Osmanlı tarihlerine göre bu seferlerden hemen sonra kapıkulu askerlerinden olmak üzere 70394 yeniçeri, 12153 cebeci, 5084 topçu, 676 top arabacısı, 15000 süvari ki toplam 103307 kişilik bir askeri kuvvet bulundurulduğundan, Marsigly'ye göre ise Kanuni Süleyman yasasınca kapıkulu askeri İçin sınırlandırılan 74.000 küsur kişiden noksan değil hatta belki yarısı dolayında fazla olduğu kayıt ve izah olunmaktadır.

Kanuni Sultan Süleyman Hazretlerinin 300 top, 300.000 kişilik bir ordu ile Macaristan'a vardığı yabancı yazarlarca rivayet edilmiştir. Bu sıralarda geniş Osmanlı ülkelerinin diğer yönlerinde de yurtiçi asayişinin sağlanması, düşmanlık belirtileri göstermeleri muhtemel olan diğer sınır komşularının gözetimi için küçük kuvvetler ayrılması gerektiğinden, genel Osmanlı kuvvetleri Marsigli'nin bildirdiği sayıdan çok daha fazla idi.

Gerçekten, Marsigli'nin askeri sınıfların sayılarına ait broşürüne koyduğu cetvel incelenirse, mevcut olan askeri sınıflardan bazısının kuvvetini almadığı görülür. Bu kaydedilmeyen askeri sınıfların kuvvetleri de Marsİgli'nin verdiği sayıya eklenirse Osmanlı genel kuvvetin 500.000 kişiye yaklaştığı görülür.

Evliya Çelebi elinde fermanla maaş alan vazife isteklisi asker sayısının Kanuni devrinde 500.000, IV. Mahmud Han döneminde 566.000 kişi dolaylarında olduğu bildirilmektedir. Savaş sırasında tımar ve zeametlerden yararlık gösterebilenler Padişah ordusuna eklenebilecek çok sayıdaki gönüllüler bu hesaba katılmamışlardır.

Böylece verdiğimiz bilgilerden anlaşılacağı gibi barış halinde yaklaşma veya durumun müsaadesinde askeri İndirim yani kısıtlama ile tasarrufa çok uyulduğu zamanlar dışında olmak üzere normal durumlarda genellikle Osmanlı Devleti Kuvvetleri toplamı 400.000 ile 500.000 kişi dolaylarında idi ki, herhalde 400.000 den aşağı değildi. Bunca büyük askeri kuvvetleri o sıralarda Avrupa'da silah altına almaya hiçbir devletin gücü yetmezdi.

Askeri Ödenekler

Askeri kuruluşlar, konusunda verilen bilgilerden anlaşılacağı gibi, önceleri askeri ödeneklerin, askeri sınıflara göre çok çeşitleri vardı. Kapıkulu denilen hassa askerlerinin ödeneği maaş, tayınlar ve giyecekten ibaret olup, doğrudan doğruya devlet hazinesinden verilirdi. Maaşları günlük itibari ile ve ulufe adiyle her 3 ayda bir kez ve özel merasime uyularak ödenirdi.

Önceleri yeniçerilere günde 1 akçe bağlanmışken sonraları günlük ulufe leri 3'er 1600 yılına doğru beşer, 17 nci yüzyılda ise 7'şer akçeye yükselmişti. O vakitler akçe denilen ufak paranın her üç tanesi 90 ayarında bir dirhem gümüşten basılırken, zaman geçtikçe gümüşün ayarı düşürülmüş olduğundan, erlerin günlük ulufe leri de o oranda arttırılmıştır. Son zamanlarda 23 ve 25 akçeye kadar yükseltilmiştir.

Günlük ulufe lerin kurallarca üçer veya beşer akçeden ibaret olduğu dönemlerde bile "Terakki" adı verilen bazı emektarların muharebe ve muhasaralarda "Serdengeçti" ve "Dalkılıç" yazılanların ulufe lerine zamlar yapıldığı için gerçekten erlerin ulufeleri farklı olduğundan içlerinden 15 akçeye kadar ulufesi olanlar bulunurdu.

Cebeci, topçu, arabacı gibi öteki kapıkulu ocaklarına bağlı erlerin gündelikleri de aşağı yukarı yukarıda yazılan miktarlar dolayında idi. 16 ncı yüzyıl sonunda "Altı Bölük" erleri denilen kapıkulu süvarisinden baş erlerinin 13'er, orta bölükler erlerinin 11 'er, aşağı bölükler takımının da 9'ar akçe gündelik ulufeleri olduğu, "Terakki" bağışı İle ulufeleri çoğaltılan emektarların da doğal olarak daha çok aldıkları tarih sayfalarında yazılıdır.

16 ncı yüzyıl sonlarında daha madeni paraların karıştırılmadığı zamanlarda yeniçeri ağasına günde 500, altı bölük ağalarına 120'şer, cebeci başına 60 akçe, diğer ocak ağaları ve subaylarına da o oranda ulufe verilirdi. Yeniçeri erlerine günlük ulufeden başka silah masrafları karşılğı olarak senede bir kere "keman behâ" adıyla da 30 akçe ödenirdi.

Askeri Tayınlar

Ekmek, et, bulgur ve sade yağdan ibaret olup, cuma geceleri için pirinç de verilirdi.

Yabancı yazarlardan Padişah Ordusuna ve tutsak olarak er arasında bulunmuş olan "Marsigly" 17 nci yüzyılda her ere günde 100 dirhem ekmek, 60 dirhem et, 50'şer dirhem bulgur ve sade yağ verildiğini, cuma geceleri de bulgur yerine elli dirhem pirinç ile helva da dağıtılmasının adet olduğunu bildirmektedir.

Eyaletler askerinden ve yerli kulu sınıflarından azab, sekban, icareli, topçu ve lağımcılar kısmen eyalet paşaları ve sancak beyleri tarafından, kısmen de doğrudan doğruya devlet hazinesine giren gelirler ile İdare ve iaşe edilirlerdi. Yukarıda adları sayılan erlerden müsellem ve yörüklere ise devlet tarafından boş arazi gösterilmiş, bunlar aşar ve başka vergilerden bağışık tutulmuşlardı.

Serhat kulu sınıfından olanlar, kısmen maaşlı, kısmen de kendi arzularıyla görev yapan gönüllülerden oluştuğundan, maaşsız olarak kullanılırlardı.

Topraklı Süvarisinden has ve zeamet sahiplerinin savaşta çıkarmaları özel yasalarla saptanan atlılardan herbirine yılda 5000 akçelik aşar geliri bağlanmış olduğu yukarıda anlatılmıştı.

Tımarlılar içinde, 3 veya 6000 akçelik yıllık geliri olanlar bulunur idiysede, bunlar bir İki eyalete özgü olduğundan başka eyaletlerde tımar 5000 akçe olduğu için gerek bunlar gerekse az çok "Terakki" ye erişenler tarafından çıkarılacak "Cebelu"ların da devlete yılda 5000 akçeye hizmet ettikleri kabul olunabilir.

Böylece, tüm topraklı süvarisinin her biri için devletin ödediği yıllık harcama 5000 akçeden ibaretti. Bu süvarinin kuvveti, 150.000 kişi sayıldığına göre, devletin yalnız bunlar için, yıllık, 750 milyon akçe harcama yaptığı belirlenir.

Kanuni döneminde bir dirhem gümüşten 3 akçe basıldığı ve madeni paraların karışımlı olması nedeniyle o zamanki gümüş değerinin bugünkü bedeli yaklaşık olarak 30 para eder.

Ancak o zamanlar, gümüş madeni şimdiki kadar ihraç olunmadığından az bulunabildiği için değeri fazla olduğundan ticaret dünyasında bir akçelik gümüşün gördüğü işi 5—6 akçelik gümüşle görmek, yani o zaman bir akçeye alınan yiyeceği bugün ancak 5—6 akçe ile almak olanağı vardır. Kanuni döneminde devletin yalnız topraklı süvarisi için tahsis ettiği masrafların bugünkü değeri hesaplanırsa 600 milyon frank'ı geçtiği gerçeği ortaya çıkar. Bu da zamanın da Fransa Hükümetinin tüm kara ordusu için harcadığına eşit büyük para tutarıdır.

Osmanlı Padişahları Doğum Yerleri

Osmanlı Padişahları Doğum Yerleri

I. Osman Söğüt (?)
Orhan Gazi ?
I. Murad Bursa (?)
I. Bayezid Edirne (?)
I. Mehmed Edirne (?)
II. Murad Amasya
II. Mehmed Edirne
II. Bayezid Dimetoka
I. Selim Amasya
Osmanlı sultanlarının dokuzuncusu, İslam halifelerinin yetmiş dördüncüsü. Sultan İkinci Bayezid'in oğlu olup, annesi Dulkadirli ailesinden Aişe Hatundur. 1470 yılında Amasya'da doğdu. Şehzadeliğinde, devrin alimlerinden mükemmel bir tahsil ve terbiye gördü. Arap, Fars dilleriyle yüksek din ve fen ilimlerini öğrendi. Askeri sevk ve idare ile devlet yöneticiliğini öğrenmesi için, şehzadeliğinde Trabzon Valiliğine gönderildi.
...Detaylı bilgi için linke tıklayınız.
I. Süleyman Trabzon
II. Selim İstanbul
III. Murad Manisa
III. Mehmed Manisa
I. Ahmed Manisa
I. Mustafa Manisa
II. Osman İstanbul
IV. Murad İstanbul
Sultan Dördüncü Murad, 27 Temmuz 1612 yılında İstanbul'da doğdu. Babası Sultan Birinci Ahmed, annesi Mahpeyker Kösem Sultan'dır. Annesi Rumdur. Sultan Dördüncü Murad, uzun boylu, iri cüsseli, yuvarlak yüzlü ve heybetli bir padişahtı. Osmanlı Sultanlarının en kudretlilerinden biri olarak tarihe geçti. Son derece zeki, gözü pek, cesur, kuvvetli ve enerjik bir insandı.
...Detaylı bilgi için linke tıklayınız.
Sultan İbrahim İstanbul
IV. Mehmed İstanbul
Sultan Dördüncü Mehmed 2 Ocak 1642'de İstanbul'da doğdu. Babası Sultan Birinci İbrahim, annesi Turhan Hatice Sultan'dır. Annesi Rusdur. Sultan Dördüncü Mehmed orta boylu, beyaz tenli ve yanık çehreliydi. Ata çok bindiği için vücudu öne eğikti. Annesi onu çok iyi yetiştirdi. İyi bir ilim tahsili gördü. Babası Sultan İbrahim'in öldürülmesi üzerine 8 Ağustos 1648 günü, henüz yedi yaşında iken padişah oldu.
...Detaylı bilgi için linke tıklayınız.
II. Süleyman İstanbul
II. Ahmed İstanbul
II. Mustafa Edirne
III. Ahmed Hacıoğlu Pazarı
I. Mahmud İstanbul
III. Osman İstanbul
III. Mustafa İstanbul
I. Abdülhamid İstanbul
III. Selim İstanbul
IV. Mustafa İstanbul
II. Mahmud İstanbul
I. Abdülmecid İstanbul
Abdülaziz İstanbul
V. Murad İstanbul
II. Abdülhamid İstanbul
V. Mehmed İstanbul
VI. Mehmed İstanbul
II. Abdülmecid İstanbul

Osmanlı Gücünün Doruğu

(1481-1566)
II. Mehmed'in ölümünü izleyen ve klasik dönem olarak da adlandırılan yaklaşık yüz yıllık süre boyunca,
Fatih Sultan Mehmed (1432 - 1481) 29 Mart 1432'de Edirne'de doğdu. Babası Sultan İkinci Murad, annesi Huma Hatun'dur. Fatih Sultan Mehmed, uzun boylu, dolgun yanaklı, kıvrık burunlu, adaleli ve kuvvetli bir padişahtı.lı bilgi için linke tıklayınız.
Osmanlı Devleti gücünün ve zenginliğinin doruğunu yaşadı. Yeni fetihlerle devlet bir yanda
Osmanlı Devleti, 13. yüzyıl sonlarından 20. yüzyılın ilk çeyreğine değin varlığını sürdüren Türk devleti. Anadolu'da kurulmuş, sınırları tarihi boyunca çdeğişmekte en geniş döneminde bugünkü Arnavutluk, Yunanistan, Bulgaristan, Yugoslavya, Romanya ye Akdeniz'in doğusundaki adaları, Macaristan ve Rusya'nın bazı kesimlerini, Kafkasya, Irak, Suriye, Filistin ve Mısır'ı, Cezayir'e kadar tüm Kuzey Afrika'yı ve Arabistan'ın bir bölümünü kapsamıştır...Detaylı bilgi için linke tıklayınız.
Orta Avrupa'ya, öbür yanda eski islam halifeliğinin

...Detaylı bilgi için linke tıklayınız.
Arapların yaşadığı topraklarına uzandı. Siyasal, dinsel, toplumsal ve ekonomik örgüt ve geleneklerin yeni bir bileşimi kurumlaştı, canlılık kazandı.

II. Bayezid dönemi (
Araplar, anadili Arapça olan topluluklara denir. Akdeniz'in güneyinde Afrika'da Büyük Sahra ve Sudan'a, doğusunda Irak'a ve Arabistan Yarımadası'na kadar uzanan bir coğrafyada yaşarlar. Arapça konuşulan ülkeler Arap ülkeleri olarak adlandırılır. Bu ülkelerde, Arapça’nın dışında Kuzey Afrika'da Berberice , Irak'ta Kürtçe ve Türkmence, Güney Arabistan'da ise çeşitli yerel diller konuşulur.
...Detaylı bilgi için linke tıklayınız.
1481-
1481 yılı olayları, ölümler, doğumlar ve diğer önemli gelişmeler
...Detaylı bilgi için linke tıklayınız.
1512)

II. Mehmed'den sonra tahta çıkan
1512 yılı olayları, ölümler, doğumlar ve diğer önemli gelişmeler
...Detaylı bilgi için linke tıklayınız.
II. Bayezid'in saltanatı göreli bir durgunluk ve dinlenme dönemi oldu. II. Mehmed'in seferlerini finanse etmek için başvurduğu yaptırımlar, hükümdarlığının son yıllarında
Sultan İkinci Bayezid sekizinci Osmanlı padişahı. Fatih Sultan Mehmed’in iki oğlundan büyüğüdür. 1447 yılında doğdu. Küçük yaştan itibaren tam bir ihtimamla yetiştirilen şehzade Bayezid, devrin en kıymetli alimleri elinde tahsil gördü. Yedi yaşındayken, Hadım Ali Paşa nezaretinde Amasya valisi oldu. 1473 Otlukbeli Savaşına sağ kol kumandanı olarak katıldı. Babası Fatih, 3 Mayıs 1481 tarihinde sefere giderken Gebze’de vefat edince, 20 Mayıs 1481’de tahta çıktı.
...Detaylı bilgi için linke tıklayınız.
İstanbul'daki belli başlı hizipler arasında büyük bir gerilime, neredeyse bir iç savaş durumuna yol açmıştı. Bu koşullarda başkente ilk varan Bayezid yeniçerilerin desteğiyle tahta çıktıktan sonra şeriat ve restorasyon yanlısı banşçı niyetlerini Türk soylulanna açarak başlangıçta küçük şehzade Cem Sultan'ı destekleyen bu kesimi kendine çekti. II. Mehmed'in politikasını izlemeye yatkın olan
İstanbul, Marmara Bölgesi'nde il ve Türkiye'nin en büyük kenti. Yüzölçümü 5.712 km2 olan İstanbul ili doğuda Kocaeli, güneyde Bursa ve Marmara Denizi, batıda Tekirdağ, kuzeyde de Karadeniz'le çevrilidir. Marmara Denizindeki Adalar yönetsel bakımdan İstanbul'a bağlı ilçedir. Kuzey-güney doğrultusunda uzanarak Karadeniz ile Marmara'yı birleştiren İstanbul Boğazı, hem il topraklarını, hem de şehri Asya yakası ve Avrupa yakası olmak üzere ikiye böler.
...Detaylı bilgi için linke tıklayınız.
Cem Sultan'ı babasının ölümünü geç haber aldığı Güneybatı Anadolu'da sıkıştırdı ve
Cem Sultan Fatih Sultan Mehmed�in küçük oğlu. 1459 yılında doğdu. Annesinin adı Çiçek Hâtun�dur. İlk terbiyesini saraya hocalarından aldı. Beş yaşına gelince, bir hocaya verilerek Kastamonu sancakbeyliğine gönderildi. Eğitim ve öğrenimine burada da devâm etti. Fâtih Sultan Mehmed, büyük oğlu Mustafa�nın vefâtı üzerine (1474) Cem'i Karaman eyâletine gönderdi.
...Detaylı bilgi için linke tıklayınız.
1481 yazında Memlûklerin denetimindeki
1481 yılı olayları, ölümler, doğumlar ve diğer önemli gelişmeler
...Detaylı bilgi için linke tıklayınız.
Suriye'ye kaçmaya zorladı. Ertesi yıl Memlûklerin ve Karamanlıların yardımıyla geri dönen Cem Sultan göçebe aşiretlerin desteğini sağlayamayınca, önce
Suriye Arap Cumhuriyeti ortadoğu ülkelerinden. Başkenti Şam'dır. Yüzölçümü 185.180 km2, nüfusu 17,585,540, dili Arapça, dini İslam olan ülke Güneybatı Asya’da, Ortadoğu’nun kalbi durumunda bir mevkiye sahiptir. 32° 19’ - 37° 20’ kuzey enlemleriyle 35° 37’ - 42° 22’ doğu boylamları arasındadır. Kuzey ve kuzeybatıdan Türkiye, doğudan Irak, güneyden Ürdün, batıdan İsrail, Lübnan ve Akdeniz ile çevrilidir.
...Detaylı bilgi için linke tıklayınız.
Rodos'ta, sonra papanın yanında
Rodos, Anadolu'nun güney-batı kıyısının açıklarında Ege denizinden Akdeniz'e geçilen yerde bulunan ada ve bu adanın başlıca şehridir.
...Detaylı bilgi için linke tıklayınız.
Roma'da, daha sonra da
İtalya’nın başşehri. Tiren Denizi’nden 24 km içeride yer alır. Tarihi zenginlikleriyle meşhur olmasının yanı sıra, Katolik Kilisesinin idarî ve ruhanî merkezidir. Yüzölçümü 1508 km2 ve belediye olarak nüfûsu da üç milyon civarındadır.
...Detaylı bilgi için linke tıklayınız.
Fransa'da sürgünde yaşadı ve
Fransa Cumhuriyeti ya da kısaca Fransa, (Fransızca République Française), Belçika, Lüksemburg, Almanya, İsviçre, İtalya, Monako, Andorra ve İspanya ile komşu olan, Batı Avrupa'da bir ülkedir. Avrupa Birliği'nin kurucu üyesidir.
...Detaylı bilgi için linke tıklayınız.
1495'te öldü.

Hıristiyanların Cem Sultan'ı yeni bir
1495 yılı olayları, ölümler, doğumlar ve diğer önemli gelişmeler
...Detaylı bilgi için linke tıklayınız.
Haçlı seferine alet edebilecekleri endişesi, II. Bayezid'i kardeşinin güvenlik içinde bakımı, yani yumuşak bir biçimde mahpus tutulması karşılığında her yıl Avrupa'ya haraç ödemeye zorladığı gibi, iç hoşnutsuz-luklan çeşitli uzlaşmalarla gidermeye yöneltti. II. Mehmed'in el Tcoyup mirîye geçirdiği mülk ve vakıflan sahiplerine geri verdi. Savaş giderlerinin özel müsaderelere gerek duyulmadan karşılanabilmesi için avânz-ı divaniye vergisini yürürlüğe koydu. Sikkeler yeniden nominal değerlerine kavuşturuldu ve II. Mehmed'in amaçladığı ekonomik canlanma gerçekleşmeye başladı. Merkezî yönetim gelirlerle giderlerin düzenli biçimde dengelendiği bir bütçe sistemine geçirildi. Kültürel alanda II. Bayezid, önceki yanm yüzyılın artan Avrupalılaşma eğilimine karşı güçlü bir tepkiyi simgeledi. Türk dili ile İslam gelenekleri öne çıkarıldı. Orta ve Doğu Anadolu'daki göçebe aşiretlerin giderek Şiiliğe kaymaları ile merkezin artan katılıkla Sünniliğe sanlması da beyliğin başlangıçtaki dayanaklarının devletleşme sürecinde ezilmesine yol açan kutuplaşmanın ifadesi oldu.

II. Bayezid dışta banşı korumayı yeğlemekle birlikte gelişen olaylar ve görece militan kapıkullannın zaman zaman yoğunlaşan talepleri yüzünden bazı seferlere zorlandı. Rumeli'de Hersek'i alarak (1483) Tuna ile Sava ırmaklarının güneyindeki imparatorluk topraklarını bütünledi; böylece yalnız Belgrad Osmanlı denetimi dışında kaldı. Macar kralı I. Mâtyâs (hd
Haçlı Seferleri, 1094-1270 arasında, Avrupalı Katolik Hristiyanların, Papanın da etkisini kullanarak, Müslümanların elindeki Ortadoğu toprakları (Kutsal Topraklar) üzerinde askeri ve siyasi kontrol kurmak için düzenledikleri askeri akınlardır.
...Detaylı bilgi için linke tıklayınız.
1458-90) daha çok Bohemya üzerinde egemenlik kurmaya yöneldiğinden 1484'te Osmanlılarla banş imzalamayı kabul etti; onun ölümünden sonra da Macaristan'da taht kavga-lan Bayezid'in kalan saltanat yıllarında bu cephede olay çıkmamasını sağladı. Kuzeydoğuda ise Osmanlı sının Tuna'nın kuzeyine, Karadeniz kıyılarına ulaştı. Tuna ve Dinyester ağızlarındaki Kili ve Akkerman kalelerinin fethiyle Kuzey Avrupa'nın Karadeniz ve Akdeniz'le ticaretinin belli başlı antrepolan Osmanlılann denetimine geçti. II. Bayezid'in böylelikle Boğdan'ı (Moldavya) metbuluğunu kabule zorlaması Romanya prensliklerini imparatorluğa katma yolunda önemli bir adım oldu. Bu ilerlemelerin Polonya'nın emelleriyle çelişmesi savaşa yol açtıysa da (1483-89), III. İvan'ın (hd 1462-1505) yönetimi altında Moskova'nın güçlenmesi karşısında Polonya dikkatini bu yeni tehlikeye yöneltince, Osmanlı cephesi sakin kaldı.

II. Bayezid bundan sonra, II. Mehmed'in
1458 yılı olayları, ölümler, doğumlar ve diğer önemli gelişmeler
...Detaylı bilgi için linke tıklayınız.
Fırat'a ulaşan son fetihlerinin Osmanlılan ilk kez Memlûklerle karşılaştırdığı doğuya yöneldi.
akarsu ismi.

Fırat ile ilgili diğer başlıklar:
Fırat Nehri
Fırat Üniversitesi
...Detaylı bilgi için linke tıklayınız.
Kilikya'nın büyük bölümüyle
Roma İmparatorluğu döneminde Caesarea ad Anabarsum olarak anılan yer, Adana İli Kozan İlçesi'nin 28 km. güneyindedir. Antik şehir duvarlarının hemen dışına kurulmuş küçük köyün ismi Dilekkaya' dır.
...Detaylı bilgi için linke tıklayınız.
Van Gölünün güneyindeki dağları elinde bulunduran Dulkadıroğulları beyliği üzerindeki nüfuz mücadelesi ve Osmanlıların Mekke ile Medine'nin yönetimine katılma arzusu, aralıklarla süren bir savaşa ( 1485-91) yol açtı. II. Bayezid'in işi sıkı tutmayıp asıl kuvvetlerini ileri sürmemesi ve dolayısıyla herhangi bir somut başarı elde edilememesi Osmanlı egemen sınıfı içinde hoşnutsuzluk ve eleştirilere yol açtı. Bunun üstesinden gelmek için II. Bayezid, Macarların bölünmelerinden yararlanarak Belgrad'ı almaya kalkıştıysa da başarısızlığa uğradı ve Transilvanya, Hırvatistan ve Kârnten'e yollanan akıncılar sonuç alamadan geri döndü.

Cem Sultan'ın öldüğü yıl (1495) Macaristan'la yeni bir barış imzalayan ve her iki açıdan rahatlayan II. Bayezid, zedelenen ününü onarmak için bu kez Avrupa'daki öbür önemli düşmanı Venedik'i hedef seçti. Mora, Dalmaçya ve Arnavutluk'ta ayaklanma kışkırtmakta olan Venedik 1489'da Kıbrıs'ı da denetimine almış, burada kurduğu büyük deniz üssünü Memlûklere karşı Osmanlılara kullandırtmamış, ama böylece adanın stratejik önemine sultanın dikkatini çekmişti. II. Bayezid ayrıca Mora'daki son Venedik limanlarını da alarak Doğu Akdeniz'deki Osmanlı deniz üstünlüğünü mutlaklaştırmayı umuyordu. Çıkan savaşta ( 1499- 1503) Kıbrıs dışında bu amaçların hepsi gerçekleşti. Osmanlılar ilk kez Akdeniz'in büyük deniz güçlerinden biri konumuna yükseldi ve Avrupa diplomasisinin dokusuna katıldı.

Saltanatının son yıllarında Doğu Anadolu'daki ayaklanmalarla uğraşmak zorunda kalan II. Bayezid bu zaferden gerektiği gibi yararlanamadı. Doğuda özerk, "uygarlık dışı" göçebeler ile istikrarlı, yerleşik Ortadoğu uygarlıkları arasındaki klasik çekişme bir kez daha su yüzüne çıkıyordu. Türkmenler, Osmanlıların dolaysız yönetimlerini imparatorluğun her köşesine yayma çabalarına direniyor, Sünni İslam düzenine karşı tepkilerinde Şii tarikatların şeyhlerine bağlanıyorlardı. Bu şeyhlerin en güçlüleri ise, o sırada İran'ın büyük bölümünü ele geçiren Erdebilli Safevilerdi. Şah İsmail'in (hd 1501-24) yönetimi altında Safeviler Anadolu'nun dört bir yanına propagandacılar göndererek yalnızca aşiretler arasında değil yerleşik köylüler ve bazı kentli kesimler arasında da dinsel muhalefet ve siyasal ayaklanma çağrısında bulunmaya başladılar. II. Bayezid Avrupa cephesiyle uğraşması sonucu ilk birkaç hareketle baş edemedi. Ardından Anadolu çapında büyük bir ayaklanma çıkınca büyük bir sefer (1502-03) düzenlemek zorunda kaldı ve Safeviler ile Türkmen yandaşlarının birçoğunu İran'a sürmeyi başardı. Ama Şah İsmail'in Anadolu'da propaganda etkinliğini sürdürmesi 1511'de Osmanlılara karşı ikinci büyük ayaklanmaya yol açtı. Halkın çok çeşitli kesimlerinin hoşnutsuzlukları merkezî yönetime karşı dinsel bir hareketin örtüsü altında birleşti ve ancak sadrazam Hadım Ali Paşa'nın yönettiği geniş çaplı bir harekâtla bastırılabildi. Ayaklanmayı doğuran koşulların ortadan kalkması ise sonunda yeniçerilerin II. Bayezid'i devirip oğlu Se-üm'i tahta çıkarmalarıyla noktalandı. 1. Selim dönemi (1512-20). Saldırgan bir fetihler politikasına dönüşü önerdiği için I. Selim yeniçerilerin doğal adayıydı, ama kendisini iktidara getirenlere bağımlı kalmak istemiyordu. Bu yüzden yalnızca erkek kardeşleriyle onlann yedi oğlunu değil, kendi beş oğlundan dördünü de öldürttü ve tahtın tek vârisi olarak en yetenekli oğlu Süleyman'ı bıraktı. Böylece olası muhaliflerinin meşru bir alternatif çevresinde birleşmelerini önledi.

I. Selim'in emelleri Asya kadar Avrupa' ya da yönelikti, ama ilk hedefi babasının son yıllarından miras kalan Anadolu, göçebelik, Şiilik/Alevilik ve doğu sorunu olmak zorundaydı. Tarihte yönetimlerin görülmedik boyutlarda şiddet kullanarak beklenen kalıplar dışında hareket ettikleri ve karşıtlarını gafil avladıktan, zorun her şeyi belirlediği bazı ender ve tipik olaylar vardır. I. Selim de Yavuz lakabıyla ünlenmesine yol açan böyle bir acımasızlığı, kardeş, yeğen ve oğullarından sonra Doğu Anadolu'da bir tahmine göre 40 bin göçebe ve köylüyü İran yanlısı oldukları gerekçesiyle kılıçtan geçirerek gösterdi. Bu katliamın dolaysız kurbanları kadar saldığı korku da, o zamana değin önemli Şii/Alevi kitlelerinin yaşadığı Anadolu'da nüfusun büyük bölümünün Sünni olmasında belirleyici rol oynadı. 1514 yazında ise I. Selim doğrudan Safevi Devleti'ne saldırdı; hem İran'ı imparatorluğuna katmayı, hem de dinsel sapkınlık (Rafızilik) tehlikesinin kökünü kazımayı umuyordu. Şah İsmail tarlalardaki ürünü yakıp kuyuları kullanılmaz hale getirerek iran'ın ortalarına çekiliyor, araziden beslenemeyen Osmanlıların kış bastırdığında üslerine dönmek zorunda kalacaklarını hesaplıyordu. Ama Safevilerin militan Kızılbaş yandaşlarının zorlamasıyla Osmanlıların Azerbaycan'a girmeden yollarını keserek çarpışmaya girdi. 23 Ağustos 1514'te, Fırat'ın doğu yakasındaki Çaldıran'da Safevilerin mızrak ve ok-yay ile donatılmış süvarisi Osmanlıların taktik ve silah üstünlüğü, özellikle yeni sahra topçusunun ateş gücü karşısında bozguna uğradı. Ama Azerbaycan işgal edildiği halde Osmanlı zaferi ne İran'ın fethine, ne de Safevi Devleti'nin çökmesine yol açtı. Üstelik ganimetin Avrupa'daki seferlere göre azlığı ve Bektaşi yeniçerileri hedef alan Safevi propagandası nedeniyle Osmanlı ordusunda hoşnutsuzluk baş gösterince, I. Selim çekilmeye karar verdi ve Safeviler direnmeyle karşılaşmaksızın Azerbaycan'ı geri aldılar. Çaldıran Savaşı'nın başlıca sonucu, Şah İsmail'in ve ardıllarının en az bir yüzyıl boyunca Osmanlılarla açık çatışmaya girmekten kaçınmaları oldu. Bu politika Safevi ordusunu ezilmekten korudu, ama I. Selim'in Doğu Anadolu'daki son bağımsız Türkmen hanedanlarını ortadan kaldırmasına ( 1515-17) ve çürüme halindeki Memlûk Devleti karşısında stratejik üstünlük sağlamasına olanak verdi. Dolayısıyla Şah İsmail Çaldıran Savaşı sonrasında ordusunu toparlamaya çalışırken, I. Selim 1516-17 yazı ve kışını kapsayan tek bir seferle Memlûkleri yıkıp geçti. Suriye'deki Mercidabık ve Kahire önlerindeki Ridaniye savaşlarında Memlûk ordusu topçu desteğindeki disiplinli Osmanlı piyade ve atlılarına karşı koyamadı. Osmanlıların önemli mevki ve gelir vaatleri karşılığında taraf değiştiren çok sayıda yüksek Memlûk görevlisinin desteğinin yanı sıra, Suriye ve Mısır'ın belli başlı kentlerinin Memlûk egemenliğinin son yüzyılındaki anarşi ve terör karşısında Osmanlı düzen ve egemenliğini seçmeleri de fethi kolaylaştırıcı rol oynadı.

Safevilere indirdiği ağır darbeden sonra sol kanadından kaygı duymadan hemen Mısır üzerine yürüyen I. Selim, İran ve daha sonra fethedilecek Mezopotamya dışında eski İslam halifeliğinin bütün topraklarını alarak imparatorluğunu iki katına çıkardı. Bu kazanımlar Osmanlılar için çok önemliydi. Etkili bir yönetim altında Arap dünyasının İstanbul'a sağladığı yeni gelirlerle 15. yüzyıldan kalma mali sorunlar çözüme kavuşturuldu. İslamın kutsal kentlerinin ele geçirilmesi, Müslüman hükümdarlarının en önemlisi olarak sultanın konumunu pekiştirdi. Osmanlılar daha önce ancak dolaylı bilgilerinin olduğu yüksek İslam uygarlığının düşünsel, sanatsal ve yönetsel mirasıyla doğrudan ilişkiye girdi. Arap dünyasından İstanbul'a zamanın önde gelen Müslüman düşünür, zanaatçı, yönetici ve sanatçıları akmaya başladı. Bunlar Osmanlı toplum yaşamının her alanına girdiler ve imparatorluğu eskisini çok aşan boyutlarda geleneksel İslam devletine dönüştürdüler. Iran ve Maveraünnehir Arap dünyasından koparken, Anadolu ve Güneydoğu Avrupa ilk kez Ortadoğu ile eklemlendi ve Osmanlılar Avrupa'yla Uzakdoğu arasında uzanan eski ticaret yollarının Ortadoğu kavşağına yerleştiler. Oysa büyük coğrafi keşifler bağlamında Afrika'nın güneyindeki Ümit Burnunu dolaşarak Hindistan'a giden denizyolu açılalı beri, binlerce yıllık ipek ve Baharat yolları aynı önemi taşımaz olmuştu. Memlûk Devleti'nin zayıflamasının başlıca nedenlerinden biri de, Hint Okyanusunda Portekizlilerin belirmesiydi. Osmanlılar bu Portekiz varlığına karşı koymaya çalışacak, ama Akdeniz ve Kızıldeniz yapısı kadırgalarıyla bunu başaramayacaklardı. İmparatorluk zenginlik ve kudretinin doruğuna yaklaşırken, dünya ekonomisinin merkezi geri dönülmez biçimde Atlas Okyanusuna kaymaya başlamıştı. Bu evrensel dinamiğin etkileri 17. ve 18. yüzyıllarda daha çok duyulacaktı.

Yavuz Sultan Selim'in son yılları İstanbul'da büyük zaferlerinin yarattığı gelir kaynaklarını ve itiban değerlendirip sultanın mutlak üstünlüğünü pekiştirmekle geçti.

Kanuni Sultan Süleyman dönemi (1520-66)

I. Selim'in attığı bu temeller, Avrupa'da Muhteşem lakabıyla tanınan oğlu I. Süleyman'ın (Kanuni) hükümdarlığı sırasında tam olarak evrilerek Osmanlı Devleti ve toplumunun "klasik" denen çehresini yarattı. Süleyman kendinden önce ya da sonra hiçbir sultana nasip olmayan bir konumda tahta çıktı. Rakipsizdi, önünde muhalefet yoktu; Türk soylularından geriye kalanlar kadar devşirmeler de temelde denetim altındaydı. Arap dünyasının fethi ek mali yükler getirmeksizin hazine gelirlerini bir kat artırmıştı. Süleyman önündeki bu fırsatlardan tam olarak yararlanamadıysa da, gerileme başlamadan önce saltanatı Osmanlı tarihinin altın çağına tanık oldu.

İlk aşamada Avrupa'daki Osmanlı yayılmasının büyük savaş alanları Macaristan'a ve Akdenize kaydı. Bu arada önceki padi
  • şahlann karşısındaki zayıf düşmanların yerini güçlü Habsburg hanedanı almıştı; Habsburglar papanın Osmanlı tehlikesine karşı birlik çağrılarım destekliyordu.

    I. Süleyman'ın Avrupa'daki başlıca müttefiki ise, Habsburgların kendi üzerindeki baskısını bu yolla azaltmaya çalışan Fransa kralı I. François'ydı. Kara savaşı Macaristan üzerinde düğümlendi ve üç aşamada gelişti. 1520-26 arasında Osmanlı saldırısının bütün ağırlığını iki imparatorluk arasında tampon oluşturan bağımsız Macar Krallığı yüklendi ve II. Lajos'un (hd 1516-26) zayıf önderliği, feodal parçalanma, soylular arasında Habsburg yönetimini kabul edip etmeme konusunda baş gösteren ayrılıklar, son olarak da Protestan Reform hareketinin getirdiği ulusal ve toplumsal bölünmeler güçlü bir savunmayı olanaksız kıldı. Sonuçta I. Süleyman, Ağustos 1521'de Belgrad'ı alarak Tuna'nın kuzeyine giden yolu açtı.

    29 Ağustos 1526'da Osmanlı sahra topçusu Mohaç'ta Macar zırhlı şövalyelerinin büyük bölümünü iki saatte yok edince de birleşik ve bağımsız bir Macaristan için son umutlar II. Lajos ile birlikte savaş meydanında kaldı.

    Osmanlı-Habsburg ilişkilerinin ikinci dönemi (1526-41)

    Transilvanya'nın Habsburg düşmanı prensi Jânos Zâpolya'nın (hd 1526-40) sultanın metbuluğuna girmesi karşılığında, Macaristan'a yerli yönetime ve askeri sisteme karışmayan bir özerklik verilmesiyle belirlendi. İmparator V. Karl'ın (Şarlken; hd 1519-56) kardeşi Habsburg prensi I. Ferdinand, Macar soylularının Habsburglardan yardım isteyen kesiminin desteğiyle Macaristan'ın kuzey bölümünü işgal etti ve fiilen Avusturya'ya kattı; 1527-28'de ise ülkenin kalanını fethetmeye girişti. Buna karşı I. Süleyman Anadolu'dan döndü; Habsburgları bütün Macaristan'dan çıkardı ve I. Viyana Kuşatması'nı gerçekleştirdi (1529). Belli başlı üslerinden bu kadar uzakta, bu kadar büyük bir ordunun ikmal zorlukları nedeniyle 1514'teki Azerbaycan deneyiminden sonra, bu deneme de başarısızlığa uğradı. Bu da Osmanlılann, zamanın ulaşım teknolojisi ve yaz aylarıyla sefer mevsimi temelinde İstanbul merkez alındığında, ordunun etki alanının en uç noktalarına geldiğinin önemli bir işareti oldu. Viyana da Müslüman ilerleyişine karşı Avrupa'nın yeni ileri karakolu ve savunma mevzii haline geldi. Viyana Kuşatması Osmanlılara önemli yararlar da sağladı; Macaristan üzerindeki egemenliklerini pekiştirdiği gibi I. Ferdinand'ı uzunca bir süre Zâpolya'yı tehdit edemez duruma düşürdü. Kuşatma öbür Avrupa devletlerini korkutarak Katoliklerle Protestanlar arasında barışa ( 1532) yol açtıysa da bu etki kısa sürdü ve I. Ferdinand kendisine yardım vaat eden bağımsız Alman prensleriyle Avrupa hükümdarlarının desteğinden bir türlü emin olamadı. V. Karl bile Osmanlılardan çok Reform ve Fransa sorunlarıyla ilgileniyordu. Dolayısıyla I. Süleyman ikinci Avusturya seferine çıktığında ( 1532) imparatorluk ordusunu meydan savaşına çekemedi ve Habsburg topraklarının geniş kesimlerini yakıp yıkmakla yetinmek zorunda kaldı.

    1533 barışıyla I. Ferdinand Orta Macaristan üzerindeki iddiasından vazgeçti ve Zâpolya'nın Osmanlı vasalı olarak yönetimini, I. Süleyman da yıllık haraç karşılığında Kuzey Macaristan'da I. Ferdinand'ın egemenliğini tanıdı. Bu düzenleme, Zâpolya' nın ölürken ( 1540) sultanla arasındaki anlaşmayı bozarak topraklarını Ferdinand'a bırakmasına değin sürdü. Ferdinand bu vasiyeti zorla yürürlüğe koymaya kalktığında I. Süleyman, Zâpolya'nın yeni doğmuş oğlu Jânos Zsigmond'un haklarını korumak bahanesiyle Macaristan'ı işgal ve doğrudan ilhak etti (Ağustos 1541). Böylece Osmanlı-Habsburg ilişkilerinde, iki büyük devletin dolaysız karşı karşıya geldiği ve neredeyse kesintisiz sınır çatışmaları içinde olduğu, ama her iki tarafın da başka uğraşıları nedeniyle açık savaş durumlarının uzun sürmediği, üçüncü ve son dönem başladı.

    Bazı Batılı tarihçiler Fransa kralı I. François'yı (hd 1515-47), üzerindeki Habsburg baskısını hafifletmek için Osmanlıları Orta Avrupa'ya saldırmaya özendirmekle suçlamışlardır. Ama Osmanlı ilerleyişi, Fransız diplomasisinden çok, I. Süleyman'ın bir olasılıkla Orta Avrupa pazarlarını ele geçirme arzusundan, bir an önce Habsburgların Macarlar ve Safevilerle ittifak yapmasını önlemeye çalışmasından ve bu arada Katolik-Protestan bölünmesini fırsat bilmesinden kaynaklanıyordu (bu dönemde Protestanlar da en az I. François kadar Osmanlıların iyiliğini ister bir tutum içindeydi). Fransa kralını ise sultan, öncelikle ticari ayrıcalıklar peşinde koşan biri olarak görüyordu. Bu ayrıcalıklar François'ya 1536 kapitülasyonlarıyla tanındı. Anlaşmaya göre Fransız uyruklular imparatorluk topraklarında seyahat ve ticaret özgürlüğüne sahip olacaklar, başka devletlerin uyrukları aynı haklardan yararlanmak isterse gerekli izni almak için Fransız himayesine girmeleri koşulu aranacaktı. Fransa'nın ye öbür ülkelerin Osmanlı sınırları içindeki tüccar ve gezginlerinin aralarındaki davalara Fransız mahkemeleri, Fransız yasaları uyarınca bakacaktı. Doğu Akdeniz'de günümüze değin gelen Fransız ( Levanten) varlığı ve üstünlüğünün temelleri böylece atılmıştı. Kapitülasyonlar daha sonra Osmanlılarla öbür Avrupa devletleri arasında imzalanan ticaret anlaşmalarına da örnek oluşturdu ve bu yolla sağlanan ayrıcalıklar, imparatorluk ticaretini ele geçirip yerli bir tüccar sınıfının yükselişini önlemek için kullanıldı.

    Osmanlılar ile Habsburgların kımıldanamaz duruma gelmeleri çatışmanın zaman zaman karadan denize kaymasına ve Osmanlı deniz gücünün kendini kanıtlamasına yol açtı. Venedik donanmasının zayıflaması V. Karl'ı, büyük Cenovalı amiral Andrea Doria'yı hizmetine alıp bütün Cenova filosunun da desteğini sağlayarak Akdeniz'in tamamında egemenlik kurma denemesine itti. I. Süleyman buna Saint Jean Şövalyeleri'ni (Hospitalier tarikatı) Rodos'tan kovalayarak ( 1522) karşılık verdiğinde, V. Karl da şövalyeleri Malta'ya yerleştirdi ( 1530) ve Tunus'u aldı ( 1535). I. Süleyman Anadolu'yla uğraşırken Doria bir dizi Mora limanını ele geçirdi ve Osmanlı kıyılarına saldırarak İstanbul'la İskenderiye arasındaki deniz ulaşımını büyük ölçüde aksattı. Bunun üzerine I. Süleyman, Batı Akdeniz'de önemli bir korsan filosu kurup Cezayir'i ve öbür Kuzey Afrika limanlarını fetheden Barbaros Hayreddin Paşa'yı 1533'te kaptanıderya yaptı. Osmanlılar Cezayir'i imparatorluklarına kattılar, ama donanmayı beslemek üzere kaptan paşaya ayrılmış özel eyalet statüsünde tuttular. Cezayir'i Habsburg saldırılarına karşı savunmak için buraya Osmanlı kara birliklerinin gönderilmesi, Barbaros'un sultanın hizmetine girmeyi kabul etmesinde önemli rol oynadı. Barbaros Hayreddin Paşa kısa zamanda Habsburglarla boy ölçüşecek güçte bir donanma inşa ettirdi ve 1537'de İtalya'nın güneyine büyük bir saldırı düzenledi. Fransızlar da söz verdikleri gibi kuzeyden harekete geçtiğinde, İtalya kısa zamanda istila edilebilecekti. Ama Müslümanlarla ittifakının Avrupa'da uyandırabileceği tepkilerden çekinen Fransa sözünü tutmadığından tasarı gerçekleşmedi. Doria'nın Osmanlılara karşı örgütlediği birleşik Avrupa filosu ise 25- 28 Eylül 1538'de Arnavutluk kıyılarındaki Preveze önünde Barbaros Hayreddin Paşa tarafından bozguna uğratıldı. Bunun üzerine Venedik Ege, Mora ve Dalmaçya'daki son mevzilerini terk edip 30 yıl boyunca Doğu Akdeniz'de Osmanlı egemenliğine boyun eğmek zorunda kaldı.

    1541'den sonra doğudaki sorunların artan ağırlığı yüzünden I. Süleyman Avrupa'daki emellerini gerçekleştiremedi. Doğu Anadolu'daki Safevi yandaşlarını ve propagandacılarını bir kez daha amansızca ezdikten sonra Maveraünnehir'deki Özbek Devleti'ni de İran'a doğudan saldırttı. Şah İsmail'in ölümü ve oğlu I. Tahmasb'ın (hd 1524-76) çok küçük yaşta tahta çıkarılmasının ardından İran kargaşa içine girmişti, ama I. Süleyman ancak Avrupa cephesindeki kısa durgunluklar sırasında bundan yararlanabildi. 1534-35, 1548-50 ve 1554 yıllarında İran'ın kuzeybatısına üç büyük sefer düzenleyerek Kafkasya'nın güney kesimlerinde, Azerbaycan'da ve Irak'ta Safevi topraklarını ele geçirdiyse de, İran ordusunu kıstırıp yenemedi. Üstelik her seferinde, ikmal sorunları yüzünden kış aylarında Anadolu' ya çekilerek fetihlerini gözden çıkardı. Sonunda düşmanlarını kesin sonuç alınacak bir meydan savaşına çekme umudunu yitirerek Amasya Antlaşması'nı ( 29 Mayıs 1555) imzaladı; Irak ve Doğu Anadolu'yu elde tutarken Azerbaycan ve Kafkasya üzerindeki hak iddialarından vazgeçmeye, ayrıca İranlı Şii hacıların gerek Mekke ve Medine' yi, gerekse Irak'taki kutsal yerleri ve Kerbela'yı ziyaret etmelerine izin vermeye razı oldu. Böylece Orta Avrupa'da Osmanlı fetihlerini sınırlamış olan coğrafya koşulları, doğuda da Azerbaycan'ın batısını Osmanlı yayılmasının uç noktası olarak belirledi ve Safevi tehlikesinin ortadan kalkmasını engelledi. Ortadoğu'daki topraklarından geçen eski ticaret yollarını canlandırmada ise I. Süleyman bazı geçici başarılar kazandı. Safevilerin Basra Körfezindeki limanlarından destek gören Portekiz filosunu dengelemek amacıyla 1517'de Süveyş'te ve Irak'ı aldıktan hemen sonra 1538'de Basra'da büyük deniz üsleri kurdurdu; buralardaki garnizonlar ile filolar aracılığıyla Portekiz saldırılarına karşı koymakla yetinmeyip Hint Okyanusunda zaman zaman açık deniz savaşlarına da girişti. Sonuçta eski ticaret yolu 16. yüzyılda önceki yük hacminin bir bölümüne yeniden kavuştu. Ama Portekizliler kendi tekellerindeki denizyolunda, Osmanlı topraklarından geçen malların karşılaştığı iç gümrüklerden kaçınabildiklerinden, Doğu'da mal alırken daha yüksek fiyat ödeyip Avrupa'da daha ucuza satabiliyorlardı. Dolayısıyla İpek ve Baharat yolları tam olarak canlanamadı. Gene de geleneksel ticaret yolları ancak Ümit Burnu yolu Portekizlilerden çok daha güçlü İngiltere ve Hollanda donanmalarının eline geçtikten sonra kesin olarak sönmeye yüz tuttu. Klasik Dönemde Osmanlı toplumu ve yönetimi. İki yüz yıldır Osmanlı topraklarında evrilmekte olan toplumsal ilişkiler ve yönetsel kurumlar klasik biçim ve kalıplanna 16. yüzyılda ulaştı.

    Yükselme döneminde Osmanlı toplum yapısı

    Osmanlı toplumunun temel bölünmesi, genel adı "askeri" olan küçük bir egemen sınıf ile reaya denen büyük teba kitlesi arasındaydı. Hemen bütün ortaçağ düzenlerinde olduğu gibi, silah taşıma, orduyu oluşturma, tımar alma ve toprak gelirlerini toplama yetkileri yalnızca askerlerin kalıtsal ayncalığıydı; reaya kategorisinin ezici çoğunluğunu ve asıl kitlesini oluşturan köylüler ise, toprağa bağhlıklan aynı derecede kalıtsal, sürekli kiracı konumundaydılar. Üzerinde yaşadıkta ve işledikleri, üç yıl üst üste boş bırakamadıklan küçük çiftin çeşitli vergi ve resimlerini, parçası olduklan tımar, zeamet ya da hasın sahib-i arzına düzenli biçimde ödemekle yükümlüydüler; kendileri tımar alamaz, silah kuşanamazlardı. "Sipahi oğlu sipahi"lerin irili ufaklı dirlik sahipleri sınıfını, "raiyyet oğlu raiyyet"lerin ise toprağa bağlı köylü sınıfını oluşturmala-n. kuraldı. Bununla birlikte Osmanlı egemen sınıfı ideolojik düzlemde
    1) sultana ve devletine sadakat;
    2) İslam dini ve ibadeti ile içerdiği düşünce ve eylem sistemini benimseyip uygulama;
    3) Osmanlılığın tanımı sayılan karmaşık dil, gelenek ve davranış biçimlerine eksiksiz uyma ölçütleriyle belirlendiğinden, bu özellikleri edinebilen reaya ilke olarak sınıf atlayabilirdi. Osmanlı egemen sınıfının bütün üyeleri II. Mehmed'den sonra ister dar anlamda devşirme, ister Türk soylusu kökenli olsunlar ancak kapıkulluğunu, yani sultanın kulu olmayı benimseyerek, efendilerinin toplumsal konumunu paylaştıklarım tescil ettirebi-liyorlardı. Yani hem bir egemen sınıftılar, hem de birer kul olarak canları, şahıslan, mal ve mülkleri sultanın keyfine bağlıydı. Temel işlevleri devletin İslami niteliğini sürdürmek ve imparatorluğu yönetip savunmaktı. Osmanlı devlet anlayışına göre sultanın egemenliğinin başlıca özelliği, hem imparatorluğun bütün zenginlik kaynaklannı sahiplenme hakkını ve hem de bu kaynakla-n işletme yetkisini içermesiydi. Bu zenginlikleri devlet ve sultan yaranna geliştirmek, korumak ve değerlerdirmek egemen sınıfın başlıca göreviydi. Reaya ise, toprağı işleyerek ya da zanaat ve ticaretle uğraşarak ve elde ettiği gelirin bir bölümünü vergi biçiminde egemen sınıfa aktararak bu zenginlikleri üretmeyi üstlenen sınıftı. Nizam-ı âlemde herkes yerini ve haddini bilmeliydi. Ortaçağda Batı'da benimsenen "savaşan (pugnatores), dua eden (oratores) ve çalışan (laboratores) üç sınıf" kuramına Osmanlılarda böyle bir dünya görüşü denk düşüyordu.

    Bu ideolojik kurgulamanın ve hukuk kurallarının ötesinde Osmanlı egemen sınıfı dört işlevsel kuruma ayrılmıştı. Başında bizzat sultanın bulunduğu mülkiye öbür kurumları ve Osmanlı sisteminin bütününü yönetiyordu. Seyfiye (Arapçada "kılıç ehli"), imparatorluğu genişletmekten, güvenliği korumaktan sorumlu, dar anlamda askeri kurumdu. Hazine-i Âmire biçiminde örgütlenen kalemiye, imparatorluk gelirlerinin toplanması ye harcanmasına bakıyordu. Ulemayı yani din bilimlerine vakıf bütün Osmanlıları kapsayan ilmiye ise, İslamı yaymak ve örgütlemek, şeriatı savunmak ve uygulamak, mahkemelerde yorumlamak, cami ve mekteplerde öğretmek ve incelenip yorumlanmasını gözetmekle uğraşıyordu. Yaşamın egemen sınıf örgütlenmesinin dışında kalan alanlarında, yönetilen sınıf üyeleri diledikleri gibi örgütlenebilirdi. İslam toplumunda bu örgütlenmeleri büyük ölçüde din ve meslek ayrımları belirtiyordu. Yönetilen sınıf içindeki her belli başlı inanç grubu millet denen görece özerk bir cemaat oluşturuyordu. Bunlann her biri kendi yasaları ve iç yapısıyla yaşıyor, başındaki dinsel önder üyelerinin görev ve sorumluluklarını yerine getirmelerinden, özellikle vergilerini ödemelerinden ve güvenlik işlerinden sultana karşı sorumlu oluyordu. Her millet ayrıca evlenme, boşanma, ölüm ve doğum, sağlık, eğitim, iç güvenlik ve adalet gibi konularda Osmanlı Devleti'nin üstlenmediği pek çok toplumsal ve yönetsel işlevi yerine getiriyordu. Osmanlı toplumunun bütününde olduğu gibi milletler içinde de belli bir toplumsal hareketlilik vardı. İnsanlar yeteneklerine ve şanslarına bağlı olarak cemaat içinde daha üst ya da alt konumlara gelebilir, din değiştirmek isterlerse bir milletten öbürüne geçebilirlerdi. Ama milletlerin hepsi içlerinden çıkan dönmelere düşmanca davrandığından toplumsal uyumu ve banşı koruma kaygısı içindeki devlet de böyle yatay geçişleri iyi karşılamıyordu. Millet sistemi 500 yıl boyunca imparatorluğun çeşitli halklarını birbirinden olabildiğince ayrı tutarak olası sürtüşmeleri en aza indirmede başanlı oldu. Ama Osmanlı toplumunun gerek egemen sınıfı, gerekse yönetilenleri birbirinden ayırmak kadar ilişki-lendirmeye ve birleştirmeye yarayan bağ dokuları da vardı. Sultana sadakat ideolojisi sistemin çok önemli bir harcıydı. Bu soyut kavramın ötesinde, zanaat loncaları ve tarikatlar da çeşitli gruplar arasında ilişki ve işbirliği ortamı sağlayarak birleştirici rol oynuyorlardı.

    Osmanlı egemen sınıfı içinde en önemli örgütsel birim mukataaydı. Mukataa egemen sınıftan birinin son çözümlemede hepsi sultanın sayılan gelir kaynaklarından bir bölümünü "kesmesi" ve sultanın belirlediği amaçlar çerçevesinde o kaynağı işletmeye yeterli yetkilerle donatılması demekti. Mukataa genel kategorisinin en yaygın türü olan tımar. Batı Avrupa feodalizminin fief lerinden çok daha merkeziyetçi bir dağıtım sistemine dayanıyor ve gene onlardan farklı olarak bir çeşit bireysel sözleşmeye dayalı karşılıklı hak ve yükümlülükleri içeriyordu. Devlete borçlu olduğu (askeri) hizmetler karşılığında tımar sahibi kendisine tahsis edilen gelir kaynağının tümünü alıyordu; bu gelirin harcamalarından artakalanı dilediği gibi biriktirebilir, yatırabilir, tımar gelirinden ayrı olan kişisel servetini artırmak için kullanabilirdi. (Bu, küçük sipahi tımarlan için uygulamada pek gerçekleşemediğinden sipahiler asıl yükselme ve zenginleşme umutlarını yeni savaşlara bağlıyorlardı. Sipahi tımarlarını küçük, sefere çıkma arzusunu yüksek tutmak da devlet politikasıy-dı.) Askeri ve yönetsel görevlerin büyük çoğunluğunun nakit maaş yerine tımar verilerek ödüllendirilmesi' hazineyi, son derece dağınık bir küçük köylü üretimi temelinden aynî vergileri toplayıp paraya çevirerek maaş biçiminde dağıtmak derdinden kurtarıyordu. 14. ve 15. yüzyıllarda Osmanlıların Avrupa'nın güneydoğusunda fethettiği toprakların neredeyse tamamı komutan ve askerlere tımar olarak verilmişti. Ayrıca, merkezî yönetimin üst yetkililerine de bazen, hazinece ödenen maaşlarına ek olarak tımar veriliyordu.

    Mukataanın ikinci önemli biçimi emanetti ve emanet alan kişilere emin denirdi. Tımar sahibinden farklı olarak emin, emanet aldığı kaynakların gelirinin tümünü hazineye devreder, buna karşılık maaş alırdı. Böylece emanetine giren gelir kaynaklarını yönetmenin dışında bir hizmet yerine getirmezdi. Çağdaş devlet memurlarına en çok benzeyen Osmanlı görevlisi tipi olan emin, aynı zamanda en az rastlanandı; eminler daha çok, merkezî yönetimin hemen yakınında ve sıkı denetimi altında olan gümrükler ile pazar ve hallerde vergi ve resim topluyordu.

    Emanet ile tımar arasında yer alan bir üçüncü mukataa türü iltizamdı; iltizam alan kişilere de mültezim denirdi. Mültezim, iltizamına giren kaynaklardan topladığı gelirin bir bölümünü hazineye ödüyor, kalanını alıkoyuyordu. Uygulamada hazinenin hakkını peşin ve nakit olarak ödüyor, bundan sonraki gelir toplama etkinliğiyle, hem cebinden verdiği ilk iltizam bedelini, hem de (olacaksa) kendi kâr payını çıkarıyordu. Hükümetin yeniçerilere maaş (ulufe) ödeme ve giderek debdebesi artan bir sarayın giderlerini karşılama gereksinimi, devletin derinleşmesi ve ağırlaşması sürecine paralel olarak keskinleşti. Bu dönemde fethedilen Anadolu ve Arap eyaletlerinde, 15-16. yüzyıllarda bile iltizam usulü yaygındı, çünkü peşin alınan iltizam bedelleri hazineye acil nakit sağlıyordu. Tımarlı sipahilerin önemi çeşitli teknolojik ve ekonomik gelişmeler sonucu azaldıkça, tımarların geri alınıp mirî arazinin daha çok iltizam biçiminde dağıtılması da hızlandı.

    Osmanlı toplumunda hukuki örgütlenme ve etkinlikler şeriat ve örfi kanunlardan oluşan ikili bir yapı üzerine kuruluydu. Bütün Müslüman cemaatleri gibi Osmanlı toplumunun da en önemli hukuki temeli sayılan şeriat, müminlerin yaşamının her alanını kapsadığının var sayılmasına karşın, gerçekte yalnız kişisel davranış türlerinde ayrıntılı hükümler getiriyordu. Kamu hukuku, devlet örgütlenmesi ve yönetimi konularında ise gelişkin değildi. İçerdiği genel ilkeler, somut sorunlarda dindışı yetkililerin yorum ve düzenlemelerine olanak tanıyordu. Osmanlı Devleti'nin İslam bilgin ve hukukçulan, şeriatla açıkça çelişmediği sürece sultanın kanun koyma hakkını kabul ettiler. Dolayısıyla, Hıristiyan ve Yahudi milletlerinin kendi dinsel yasalarına bağlı olmaları gibi, şeriat da İslam milleti üyelerinin kişisel davranış ve konumlarıyla ilgili konularda düzenleme yapıyordu. Sultan da zamanın gerekleri uyannca Osmanlı kurumlan ve uygulamalannda yasal değişiklik yapmak açısından görece serbest kalıyordu. Bu, imparatorluğun uzun ömürlülüğüne önemli ölçüde katkıda bulundu. Bununla birlikte, Osmanlı egemen sınıfı ve devletinin kapsadığı alanın sınırlılığı, buna karşılık dinsel cemaatlere, loncalara, mukataa sahiplerine bırakılan yetki ve görevlerin genişliği göz önünde bulundurulursa, uygulamada sultanlar sanıldığı kadar otokratik değildi. Önceki yüzyıllarda iktidan hep ademi-merkezileştiren geleneksel özerklikler, ancak 19. yüzyılda, Batı'yı örnek alarak çağdaş bir merkeziyetçiliği kurmaya yönelik reform girişimleriyle sona erdi.
  • Türkiyemizin Tarihi

    Türkiye;

     çok eski devirlerden beri bilinen bir ülkedşr. Türkiye olarak bilinen

    Türkiye (resmi adı Türkiye Cumhuriyeti) Güneybatı Asya ile küçük bir bölümü Avrupa kıtasında yer alan ülke. Türkiye doğuda Gürcistan, Ermenistan, Azerbaycan (Nahcivan) ve İran ile; güneyde Irak ve Suriye; ve batıda Ege Denizi, Yunanistan ve Bulgaristan ile komşudur. Başkenti Ankara olan ülkenin en büyük kenti İstanbul'dur, 2005 yılı tahminlerine göre toplam nüfusu 73,193,000 (17. sırada) kişidir. Türkiye'nin toplam yüzölçümü 780,574 (36. sırada) kilometre karedir. Ülkenin GSMH'sı 612.3 mi
    ...Detaylı bilgi için linke tıklayınız.
    Anadolu daima göçlere istilalara uğramıştır. Doğu ve batı,
    Anadolu kelimesi Yunanca güneşin doğduğu yer anlamına gelen “Anatoli”dan doğmuştur. Romalılar, kendi topraklarına göre doğuda kaldığından buraya doğu toprağı anlamında Thema Anadolia demişlerdir. Anadolu isminin bir bölge adı olması ise Selçukluların Anadoluya gelmesiyle başladı.
    ...Detaylı bilgi için linke tıklayınız.
    Asya ve
    Dünyanın en büyük kıtası. Doğuda Pasifik Okyanusu, kuzeyde Kuzey Buz Denizi, güneyde Hint Okyanusu, batıda Avrupa kıtası ile çevrilidir. Avrupa kıtası ile olan sınırı kesin tespit edilmiş değildir. Eskiden Don Nehri, Asya ile Avrupa arasında sınır olarak kabul edilirdi. Daha sonra Ural Dağları sınır olarak kabul edilmeye başlandı.
    ...Detaylı bilgi için linke tıklayınız.
    Avrupa kıtalarının köprüsü özelliğinde olduğundan çeşitli kavim, devlet, kültür ve medeniyetleri bünyesinde barındırdı.
    Avrasya olarak bilinen eski dünya kıtasının batısındaki büyük yarımada olan Avrupa, Sami dillerde Erep (yahut Irib) Güneşin Battığı taraf anlamına gelir. Fenikelilerden Yunanlılara geçen bu ad, Yunanca'da Europa olmuş ve Ege Denizi'ne göre batıda bulunan ülkelere bu ad verilmiştir.

    ...Detaylı bilgi için linke tıklayınız.
    Hattiler, M.Ö. 2500-2000 yılları arasında Anadolu'da

    ...Detaylı bilgi için linke tıklayınız.
    etkisindeki medeniyeti temsil ettiler (Bkz Anadolu Medeniyetleri). M.Ö. 2000 yıllarında Anadolu'da
    ANADOLU MEDENİYETLERİ Alm. anatolische Zivilisationen (f), Fr. Civilisations d’Anatolie, İng. Anatolian Civilisations. Anadolu’da tarih boyunca kurulan medeniyetler. Anadolu isminin ortaya çıkışı konusunda iki rivayet vardır. Birincisi; Romalıların buralara hakim oldukları devirde Kızılırmak ile Ege Denizi arasındaki bölgeye “Thema Anatolica” (Doğu Bölgesi) ismini vermişlerdir. Zamanla Thema Anadolica isminin yerine sadece Anatolica kullanılmış ve batı literatürüne bu
    ...Detaylı bilgi için linke tıklayınız.
    Hititler,
    Anadolu’nun tarihsel çağları, Çorum'un Sungurlu ilçesine 5 km. uzaklıkta bulunan ve yapılan kazılarda Hitit İmparatorluğu’nun başkenti Hattuşa olduğu anlaşılan Boğazköy'de, Yozgat’ın güneydoğusuna düşen Alişarhöyük'te ve kayserinin kuzeyindeki Kültepede bulunan, çivi yazısı ile yazılmış tablet denilen kil levhacıklar ile başlar. Sayıca, Alişar ve Boğazköy de az Kültepede ise on binleri aş
    ...Detaylı bilgi için linke tıklayınız.
    Trakya'da
    Balkan yarımadasının doğusundaki bölgeye verilen isim. Trakya güney Avrupa'da yer alan güney Bulgaristan, kuzeydoğu Yunanistan ve Türkiye'nin Avrupa yakasını içeren tarihi çok zengin bir bölgedir. Türkiye sınırları içindeki yüzölçümü 133,080 km² olan bu bölgenin üç deniz ile sınırı vardir; Karadeniz, Marmara Denizi ve Ege Denizi.
    ...Detaylı bilgi için linke tıklayınız.
    Trakların oturduğu kabul edilir. Hititler, Orta Anadolu'da M.Ö. 1850'de devlet kurarak, genişlediler. Anadolu'nun tamamına yakınına hakim oldular. Arkeolojik kazılarda bulunan kültür ve medeniyet eserleri meydana getirdiler. Yapılan kazılarda
    Antik çağda bugünkü Trakya, Bulgaristan ve kuzey Yunanistan'da yaşamış, M.Ö. 4. y.y.'da Büyük İskender'in topraklarını ele geçirmesiyle asimile olmuş kavim.
    ...Detaylı bilgi için linke tıklayınız.
    Alacahöyük ve
    Çorum’a bağlı Alaca ilçesinin kuzeybatısında yer alan höyük. Önemli Hitit merkezlerinden olan bu höyük, 310 m genişliğinde 20 m yüksekliğindedir. Çok eski devirlerin önemli doğu - batı yolu üzerindedir.

    İlk olarak 1835’de W.G. Hamilton tarafından gezilen Alacahöyük, o zamandan beri çeşitli araştırma ve kazılarla hakkında bilgi edinilmeye çalışılan bir yerdi. Buradaki kazılar esaslı olarak 1935 yılında Türk Tarih Kurumu adına yapılmaya başlan
    ...Detaylı bilgi için linke tıklayınız.
    Boğazköy'de Hitit eserleri bulundu (Bkz. Hititler). Hititler zamanında, batıdan

    ...Detaylı bilgi için linke tıklayınız.
    İyonlar, doğudan
    İzmir ile Büyük Menderes ırmaklarının bulunduğu bölgeye yerleşmişlerdir. Polis adı verilen şehir devletleri şeklinde yaşamışlardır. En önemlileri İzmir, Foça, Efes, Milet’dir. Bu şehir devletleri; aralarında ticari rekabet bulunması ve hürriyetlerine düşkün olmaları nedeniyle siyasi birlik oluşturamamışlar ancak dini inanışlarının ortak olması sebebiyle kültür birliği sağlamışlardır.Fenike harf yazısının Ege havzasında tanınmasını sağlamışlardır. Bilim, sanat, alanlarında Anadolu’da İlkçağda en
    ...Detaylı bilgi için linke tıklayınız.
    Asurlular,
    Aslen Kuzey Irak'ta, Dicle kıyısında bulunan Aşur/Asur (Qalat Şarqat)şehri ve çevresinde yaşayan bir Sami toplulukken özellikle M.Ö. 2000 sonrası doğu-batı arası global ticaretten faydalanarak gelişmiş ve topraklarını genişleterek ülkelerini bir imparatorluğa dönüştürmüş eskiçağ halkı.
    ...Detaylı bilgi için linke tıklayınız.
    Urartular, güneydoğudan
    Urartu Devleti Doğu Anadolu'da yaşamış ilkçağ ulusudur, en parlak döneminde (M.Ö. IX. yy.) Hazar Denizi'nden Malatya'ya kadar uzanan alanda egemenlik sürüyordu. Başkenti Tuşpa (Van) idi. Devletin kuzey sınırları Erzurum ve Erzincan'a, güney sınırlarıysa Musul ve Halep'e kadar uzanıyordu. O yıllarda Ön Asya'nın büyük devleti olan Asur Devleti, Urartuların bağımsızlığını tanımak zorunda kaldı.
    ...Detaylı bilgi için linke tıklayınız.
    Hurriler ve
    Anadolu’da devlet kurmuş eski bir kavim. Milattan önce 3000 yıllarında Anadolu’da oturan Hurriler, M.Ö. 2000 yıllarında Kuzey Mezopotamya, Suriye, Filistin ve Kilikya’da Mitanni ve Kizzuwatna krallıklarını kurdular. Mîlâttan önce 1300 yıllarında Mısır’a giren Hiksoslar, Hurrileri de hâkimiyetleri altına aldılar. Hurriler Musul çevresinde oturan Asya kökenli Subarular’ın torunlarıdır.
    ...Detaylı bilgi için linke tıklayınız.
    Mitannilerin istilasına uğradı. Traklar ise Trakya'da kabileler halinde yaşıyorlardı. M.Ö. 1000 yılında ise, Anadolu; Geç Hititler, Asurlular, Urartular,

    ...Detaylı bilgi için linke tıklayınız.
    Frigyalılar,
    Güçlü bir uygarlık kuran Friglerin tarihi ve sosyal yaşamı ile ilgili bilgilerimiz ne yazık ki yeterli değildir. Bu konudaki ilk bilgileri antik yazarlardan öğreniyoruz. Tarihçi Herodot ile coğrafyacı Strabon'a göre Frigler, Avrupalı bir kavimdi ve Anadolu'ya gelmelerinden önce “Brigler” olarak anılıyorlardı. Friglerle ilgili bu yazılı kaynakları ve bölgedeki kazı sonuçlarını değerlendiren bilim adamları Friglerin, büyük olasılıkla MÖ 1200'lerde Trakya ve Boğazlar üstünden Anadolu'ya geld
    ...Detaylı bilgi için linke tıklayınız.
    Lidyalılar,
    Lidyalılar Alm. Lyd(i)er (pl.), Fr. Lydiens (pl.), İng. Lydians. Batı Anadolu'da devlet kurmuş eski bir kavim. Asıl merkezleri, Menderes ve Gediz nehirleri vadileriydi. Ülke güneyinde Karya, doğusunda Frigya, batısında Eolya, kuzeyinde Temnos Dağları ile çevrilidir.

    Yunan efsanelerine dayanarak, M.Ö. 700'lerde Mermnad veya Şahin Kralları adı ile kaynaklarda geçen Lidya Sülalesinin adı, Lidas'tan gelmiştir. İlk kralları Giges'tir. Giges, ülkesinin tica
    ...Detaylı bilgi için linke tıklayınız.
    Medler ve Perslerin hakimiyetine girdi.

    Bunlardan sonra Trakya dahil Makedonya ve Romalıların eline geçti. Romalıların M.S. 395 yılında ikiye ayrılmasıyla Türkiye toprakları Doğu Roma da denilen Bizanslıların payına düştü. Bizanslılar, Türkiye'ye önceleri bütün, sonraları da fasılalı olarak kısmen hakim oldular. Bizanslılar (395-1453) devrinde Türkiye, Anadolu tarafından Partlar, Sasaniler, Haçlılar ve Moğolların taarruz ve istilasına uğradı. Hulefa-i Raşidin ( Dört Halife Devri), Emeviler, Abbasiler, Selçuklular, Atabekler, Memlukler, Anadolu Beylikleri, Karakoyunlular, Akkoyunlular ve sonunda Osmanlıların fethine uğradı. Trakya ise, Avrupa Hunları, Avarlar, Bulgar Türkleri, Peçenekler, Haçlılar ve Slavların taarruzuna uğradı.

    Türkiye toprakları 11. yüzyıldan itibaren Türk kavimlerinin akınına uğramaya başladı (Bkz. Türkler). Selçuklular Anadolu fethine başlayıp, tamamladılar. Anadolu'nun Türkleşip, İslamlaşmasında çok hizmetleri geçti (Bkz. Selçuklular). Türkiye'nin Anadolu ve Trakya toprakları, 13. yüzyılda başlayıp, 15. yüzyılda tamamlanan Osmanlı hakimiyetine girdi (Bkz. Osmanlı Devleti). Türkiye, Osmanlı Devletinin son zamanına kadar taarruz ve istilaya uğramadı. Osmanlı Devletine karşı, 19. yüzyılda Rusya, Papalık çeşitli uluslararası yıkıcı ve bölücü fikir akınlarıyla, politikaların gizli ve aşikar taarruzuna uğradı. Yirminci yüzyılda ise hiç yoktan Birinci Dünya Savaşına sokularak güçsüz düşürülüp, taarruz ve istila edildi. Türkiye; İngiltere, Fransa, İtalya, Yunanistan ve sömürge kuvvetlerince işgal edildi. Türk Milleti işgalcilere karşı tarihe altın harflerle yazılan Bağımsızlık Mücadelesini verdi (Bkz. Türk Kurtuluş Savaşı). Milli Mücadeleyi kazandı. İstiklal Savaşı yıllarında, 23 Nisan 1920'de Ankara'da kurulan Türkiye Büyük Millet Meclisi, Türkiye'de köklü değişiklikler, reformlar yaptı. Türk milletinin kazandığı zaferler sonunda; TBMM ve başkanı Mustafa Kemal Paşa (bkz. Mustafa Kemal Atatürk), Türkiye'de her alanda inkılaplara başladı. İnkılaplar, devrin şartlarına göre çok güç olmasına rağmen bütün engeller aşılarak kararlaştırılıp, uygulandı. Bu inkılaplar, “Atatürk İhtilali” yada “Kemalizm” adıyla bilinmektedir. Birinci Dönem TBMM (1920-1923) devrinde; Osman Gazinin 1281 yılında Kayı Beyi olmasından beri devam eden Osmanlı Hanedanını sona erdiren 1 Kasım 1922'de saltanatın kaldırılması ve halifeliğin Osmanlı Hanedanına mensup en yaşlı ve ahlakla ilimce en uygununun TBMM'ce seçimine dair kanun çıkarıldı. İkinci Dönem TBMM (1923-1927) devrinde uzun görüşmeler ve çok çetin müzakereler sonunda bugünkü sınırlarımızı, bazı hukuk kuralları ve siyasetimizi tespit eden Lozan Antlaşması imzalandı.

    Lozan Antlaşmasından sonra İkinci Dönem Meclisi şu inkılapları yaptı: 29 Ekim 1923'teCumhuriyet ilan edilerek, devletin idare şekli tespit edildi. 3 Mart 1924'te “Hilafetin İlgası ve Hanedan-ı Osmaniyenin Türkiye Cumhuriyeti memalik-i hariciyesine çıkarılması, yine aynı gün, Şer'iye ve Evkaf ile Erkan-ı Harbiye Vekaletlerin kaldırılmasına ilişkin kanunla Tevhidi Tedrisat kanunları da kabul edildi. Şer'iye ve Evkaf Vekaletinin kaldırılmasıyla ve vekalete bağlı bütün okul ve medreseler kapatıldı. Tevhid-i Tedrisat (Eğitim ve Öğretim) kanununun kabulüyle de bütün okulların eğitim ve öğretim işleri, milli ve laik ilkeler doğrultusunda Milli Eğitim Bakanlığının idaresine bırakıldı. Şer'iyye Mahkemeleri kaldırılarak 8 Nisan 1924'te mahkemeler birleştirildi.

    20 Nisan 1924'te devlete yeni bir düzen veren Anayasa, Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından kabul edildi. Aşar Vergisi 17 Şubat 1925'te kaldırıldı. Saltanat ve hilafetin kaldırılması, eğitimde birliğin sağlanması ve Cumhuriyetin ilanıyla girişilen inkılaplara yenileri eklenerek, yenileme çabaları sürdürüldü. 25 Kasım 1925'te Şapka Kanunu çıkarılarak fes kaldırıldı.

    Tekke, zaviye ve türbelerin kapatılmasına ilişkin 2 Eylül 1925 tarihli kararname, 30 Kasım 1925'te yayımlanan kanunla kesinleşti. Hicri takvim, Ezani yani alaturka saat yerine 25 Aralık 1925'te Miladi takvim, vasati yani alafranga saat sistemi kabul edildi. 17 Şubat 1926'da Medeni Kanun kabul edilerek, kadının hukuki durumu yeniden düzenlendi. İktisadi müesseselerde, Türkçe Kullanılması Kanunu 10 Nisan 1926'da kabul edildi. 1 Temmuz 1926'da Kabotaj Hakkı yürürlüğe girdi. 28 Mayıs 1927'de Sanayii Teşvik Kanunu çıkarıldı.

    Üçüncü Dönem TBMM (1927-1931) devrinde şu inkılaplar yapıldı: Laiklik esası, 9 Nisan 1928'de Anayasaya alınarak, kurumlar laikleştirildi. 24 Mayıs 1928 Latin rakamı inkılabından sonra Kasım 1928'de otuz altı harfli Osmanlı elifbası yerine yirmi dokuz harfli Latin alfabesi kabul edildi. 14 Temmuz 1930'da kadınların belediye seçimlerine katılma ve 23 Aralık 1930'da seçilme hakları verildi. Türk Tarih Kurumu, 15 Nisan 1931'de “Türk Tarihi Tetkik Cemiyeti” adıyla kuruldu. Dördüncü Dönem TBMM (1931-1935) devrinde, Türk Dil Kurumu “Türk Dili Tetkik Cemiyeti” adıyla 12 Temmuz 1932'de kuruldu. 31 Mayıs 1933'te Üniversite Islahatı Kanunu çıkarıldı. 21 Haziran 1934'te Soyadı, 26 Kasım 1934'te Lakap ve Ünvanların Kaldırılması Kanunu çıkarılıp, 5 Aralık 1934'te de kadınlara milletvekili seçme ve seçilme hakkı verildi. Türkiye Cumhuriyeti dış politikası kuruluşundan itibaren “Yurtta Sulh, Cihanda Sulh” esasına göre tespit edildi. Türkiye Cumhuriyetinin kurucusu ve inkılapların mimarı, Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Atatürk'ün 10 Kasım 1938'de ölmesinden sonra da açtığı yoldan gidildi.

    Atatürk'ten sonra Cumhurbaşkanlığına İsmet İnönü getirildi. İsmet İnönü (1938-1950) devrinde bütün dünyayı saran İkinci Dünya Savaşı (1939-1945) çıktı. Türkiye, fiili olarak harbe girmemesine rağmen savaş hali ve ekonomisi uyguladı. Bu devrede ülkede açlık çekilip, hürriyetler kısıtlandıysa da, 1946'da çok partili sisteme geçmesiyle iktidar ve tek parti çok sarsıldı. 1950 seçimlerinde iktidar Cumhuriyet Halk Partisinden Demokrat Partiye geçince İsmet İnönü Cumhurbaşkanlığını Celal Bayar'a devretti.

    Celal Bayar'ın Cumhurbaşkanlığı, Adnan Menderes'in Başbakanlığı, Demokrat Partinin iktidarda kaldığı 1960 yılına kadar sürdü. 1950-1960 yılları Türkiye'nin hareketli bir iç ve dış politika yaşadığı devirdir. Türkiye, dünya barışı için Birleşmiş Milletlerin çağrısı üzerine bir Türk Tugayını Kore'ye gönderdi. Türk Tugayı Kore'de komünistlere karşı müttefiklerinin ve bütün dünyanın takdirini toplayan zaferler kazanıp, ittifak içindeki görevini hakkıyla yerine getirdi. Türk Silahlı Kuvvetlerinin Kore'deki başarıları Türkiye'nin itibarını arttırdı. İkinci Düyna savaşından sonra Sovyet yayılmasına karşı kurulan Kuzey Atlantik Antlaşması Teşkilatına yani NATO'ya kabul edildi. Türkiye'nin NATO'ya girmesiyle Sovyet yayılma ve tehlikesi, sıcak savaşı durdurmuşsa da soğuk savaşın önüne bütünüyle geçilememiştir. İttifak sisteminin gereği üzerine, 28 Şubat 1953'te Balkan Paktına, 24 Şubat 1958'de Bağdat Paktı da denilen CENTO'ya girildi.

    Demokrat Parti (1950-1960) zamanında dış münasebetlerin gelişmesi yanında memleket içinde de çok büyük gelişmeler oldu. Demokrasi işlerlik kazanarak, İkinci Dünya Savaşı psikolojisinden memleket kurtarıldı. Türkiye kalkınma yolunda çok büyük mesafeler kazandı. Cumhuriyet devrinde kurulan devlet teşekküllerinin faaliyetleri hızla arttırıldı. Hür teşebbüse imkan tanınmasıyla özel sektör de kalkınmadaki yerini aldı. Devlet, kamu ve özel sektörün faaliyetlerinin arttırılmasıyla kalkınma çok hızlandı. Pekçok fabrika, santral, baraj, site ve işyeri açıldı. Şehirleşme arttı. Eğitim ve öğretim kurumları arttırılarak, imkanlar genişledi. Pekçok mesleki, teknik ve dini okullarla ilkokul, orta öğretim müesseseleri, üniversiteler ve akademiyle bunlara bağlı fakülte ve yüksek okullar açıldı. Her sahadan eleman yetiştirilmesine ağırlık verildi.

    Demokrat Parti iktidarı 27 Mayıs 1960'ta Türk Silahlı Kuvvetlerinin müdahalesiyle son bulup, Cemal Gürsel Cumhurbaşkanı oldu. Cemal Gürsel'in 1966 yılına kadar devam eden Cumhurbaşkanlığı zamanında Kurucu Meclisçe, 1961'de Anayasa ve aynı yıl seçimler yapıldı. İki defa ihtilale teşebbüs edilip, hükümet buhranı görüldü. CENTO ülkeleri, 21 Temmuz 1963'te Bölgesel Kalkınma İçin İşbirliği Teşkilatını (RCO) kurdular. Hükümet buhranı Adalet Partisinin iktidara gelip, Süleyman Demirel'in Başbakan olmasıyla sona erdi. Cemal Gürsel'in rahatsızlanıp, 1966'da ölmesiyle Cevdet Sunay Cumhurbaşkanı oldu. Cevdet Sunay'ın Cumhurbaşkanlığı (1966-1973) zamanında öğrenci hareketleri üzerine Türk Silahlı Kuvvetleri 12 Mart 1971'de hükümete muhtıra verdi. Muhtıra üzerine Süleyman Demirel hükümeti çekildi. Partilerin iştirakiyle yeni hükümet kuruldu. Cevdet Sunay'dan sonra 1973'te Fahri Korutürk Cumhurbaşkanı seçildi. Fahri Korutürk'ün Cumhurbaşkanlığı (1973-1980) zamanında hükümet buhranları sık görüldü. Hiçbir parti çoğunlukta olmadığı için koalisyon hükümetleri kuruldu. Sık sık hükümetler iş başından ayrıldı. Hükümet buhranları toplumda anarşiyi arttırdı. Fahri Korutürk'ten sonra Cumhurbaşkanı dahi seçilemedi. Türk Silahlı Kuvvetleri, ülke çapında devam eden anarşik hadiselerin, sosyal buhranların önüne geçmek gayesiyle 12 Eylül 1980'de idareye el koydu. (bkz. 12 Eylül Darbesi) Anarşi durdurularak, devlet yıkımdan kurtarıldı. Türkiye'ye huzur getirildi. Genelkurmaybaşkanı Kenan Evren, Konsey ve Devlet Başkanlığı vazifelerindeyken Danışma Meclisi, Anayasa hazırladı. Anayasa 7 Kasım 1982'de halk oylamasına sunularak, % 91.4 nispetle kabul edildi. 1982 Anayasasıyla beraber Kenan Evren'in Cumhurbaşkanlığı da milletçe kabul edildi. 1983'te seçimler yapılarak, demokrasiye tekrar geçildi. Seçimde Anavatan Partisi çoğunluğu kazanarak, Turgut Özal Başbakan oldu. 1987'de yapılan seçimleri de büyük çoğunlukla Anavatan Partisi kazandı. Cumhurbaşkanı Kenan Evren'in görev süresinin dolmasından sonra 1989'da Turgut Özal meclis tarafından Cumhurbaşkanı seçildi. Cumhurbaşkanı, başbakanlığa Meclis Başkanı Yıldırım Akbulut'u atadı. 16 Haziran 1991'de yapılan kongrede Anavatan Partisi Genel Başkanlığına Mesut Yılmaz seçildi. Daha sonra Cumhurbaşkanı tarafından yeni hükümeti kurmakla vazifelendirildi. Mesut Yılmaz'ın başbakanlığı 20 Ekim 1991 seçimlerine kadar sürdü. 20 Ekim seçimlerinde hiçbir parti tek başına seçimleri kazanamadı. Demirel başkanlığında koalisyon hükümeti kuruldu. Cumhurbaşkanı Turgut Özal'ın 1993'te vefatı üzerine bu makama DYP Genel Başkanı Süleyman Demirel seçildi. Cumhurbaşkanı, 1993'te yapılan DYP Genel Başkanlığına seçilen Tansu Çiller'i yeni hükümeti kurmakla görevlendirdi. Tansu Çiller, Demirel zamanındaki koalisyon hükümetine bazı bakanları değiştirerek devam etti...

    /Cennet Türkiyem

    Türkiye Haritası